Çeşitli konuşmalarda, yazılarda denk geliyorum. Laf arasında kolayca “Türkiye-KKTC ilişkileri” denilip geçiliyor. Oysa “Türkiye-KKTC ilişkileri” denildiğinde normalde “Türkiye-Amerika” veya “Türkiye-İran ilişkileri” veya hatta “Türkiye-Azerbaycan ilişkileri” gibi bir şey yok ortada.
Misal “Türkiye-Azerbaycan ilişkileri” denilince bile hemen konuyu tarihsel veya tematik bir çerçeveye koyup anlatmak kolaydır. Tabii aynı şekilde diğer saydığımız ülkeleri de. Lakin “Türkiye-KKTC ilişkileri” gelince sıra anormallikleriyle birlikte bile anlatmak kolay değil.
O yüzden sanki iki farklı devletin akılla ya da siyaset biliminin terimleriyle uluslararası ilişkiler kuramlarının bilindik terimleriyle açıklanabilir ilişkisinden söz ediyormuş gibi davranmak bizi hataya götürür.
35 yılda anlattıklarımız ve anlatamadıklarımız…
Konuya tematik veya tarihsel bağlamda yaklaşmak bile türlü zorluklara sahiptir. Bu ilişkinin doğuşuna sebep olan KKTC’nin ilan edilmesi sürecine bakarak bile ortada bir tuhaflık olduğunu görmek mümkündür. Hatırlayalım; 12 Eylül askeri idaresi sona ermek üzereyken KKTC ilan edildi ve ardından yapılan 6 Kasım 1983 seçimlerinde birinci çıkarak başbakanlık görevine seçimle gelen Türkiye Başbakanı Özal “KKTC’yi kucağımda buldum” dedi… Yani ilan edilmesine katkı koyanların da sonrasında pişmanlık duyduğu bir devletten bahsediyoruz.
İlk bakışta: KKTC’nin ilan edilmesinin Kıbrıs Türk halkının egemenliğinin tesis edilmesi ve varlığının uluslararası topluma bir biçimde anlatılmasını kolaylaştıracak bir gelişme olduğunu düşünebilirdik. Peki öyle mi oldu? Kanaatimce hem kendimize hem de dünyaya KKTC’nin ilan edilmesiyle egemen olamayacağımızı dolayısıyla onun bir tezahürü olan siyasi eşitlikten de mahrum kalabileceğimizin en düzgün anlatımı hayatımızın içindeki bu devlet çatısı altında 35 yıldır yaşananlardır. Hedeflerden biri dünyaya şu mesajı vermekti oysa: Kıbrıslı Türklerin de bir devleti var ve bu devlet üzerinden pazarlık edip en azından Kıbrıs Rum kesimiyle “konfederasyon” kurabilirler. İşin doğrusu bu konuda başarılı olduğumuzu söylemek mümkün!
Türkiye-KKTC ilişkilerinin evrimi…
Bakın, Anastasiadis bugünlerde “gevşek federasyon” diye tam da bizim KKTC’yi kurarken anlatmak istediğimiz bir noktaya belki bizim de katkılarımızla gelmiş durumda… Bunun aslında KKTC’yi ilan edenler açısından bir başarı öyküsü olması lazım.
Öte yandan Anastasiadis aslında bu öneriyi ortaya atmaktaki amacı belki sınırlardan ve BM önermelerinden uzak durmayı sağlamak olabilir.
Belki de gerçekten çözüm istiyor ve halkına kabul edebileceği bir önermede bulunmak istiyordur. Doğrusu KKTC-Türkiye ilişkilerinin (veya tam tersi Türkiye-KKTC ilişkilerinin!) 1983 yılından itibaren evrimine bakarak bu serüvenin belli başlı niteliklerini anlatmak mümkün olabilir.
Bir kere bu ilişkiler başta da söylediğimiz gibi anormal bir bağlama sahiptir. KKTC için “Türkiye dışında hiçbir ülkenin tanımadığı…” diye başlayan tanımlar çok sık yapılır.
Oysa Türkiye’nin de bu ülkeyi ne kadar tanıdığı pratikteki ilişkilerden yola çıkarsak epey şüphelidir. Elbette Ankara’da şeklen de olsa KKTC Büyükelçiliği vardır. Gerisi hiç önemli değil zaten. Ankara’da büyükelçilik olduktan sonra gerisinin kendiliğinden gelmesi beklenir. Hayır, o normal dünyada geçerli mantığın gereğidir. Bizim hayatımızdaysa bilindiği üzere öyle yürümez.
Rauf Denktaş’ın karizmatik etkisi ve Türkiye…
Askeri idarenin sivil idareye sürpriz bir hediyesi olarak da kabul edilebilecek KKTC’nin ilanı aslında üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken bir pozisyona sahiptir. En başta şunu hatırlayalım: 15 Kasım 1983’den bir gün önce Türkiye-KTFD ilişkileri saygınlık ve normallik açısından çok daha iyi bir noktadaydı.
Bunu sportif, kültürel ve siyasal açılardan incelemek ve sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bunun iki taraf açısından da nedenleri ve açıklamaları vardır.
İlkin 1983 öncesi Türkiye’ye bakıldığında bunun altı yılı aşkın kısmının sivil, iki yılının ise askeri idare altında yürüdüğü görülür. Buna rağmen 1983 yılından sonraki uzun süreli ve nerdeyse hep sivil idare altındaki dönemlerde KKTC’ye dönük Türkiye politikaları hep “öğreten” pozisyonunda olmuştur.
Halbuki 1974-1983 arası dönemde büyük çoğunlukla Kıbrıs Türkleri Türkiye’den bakıldığında gıpta ile söz edilen bir Türk idaresiydi. Bu özelliğini ve ayrıcalığını Türkiye’nin kendisini hızla aşması ve yeni uluslararası ekonomik dünyaya uyum sağlaması nedeniyle yitirmiştir.
Bunu Kıbrıslı Türklerin takip etmesindeki en büyük güçlük sanırım KKTC ilanının bir biçimde getirdiği kısıtlamalar ve izolasyonlar oldu. Bunu bazı çevreler “bahane” olarak da görebilir. Kendi içinde çeşitli doğruluk payı taşıyan yanları da vardır. KKTC’nin kuruluşu ve öncesinde uzun yıllar Kıbrıslı Türkler açısından merhum Rauf Denktaş’ın karizmatik yönü ve Türkiye-KKTC ilişkilerinde bütünleştirici ve koordine edici güçlü liderliği söz konusuydu. Bu da 1983-2005 yılları arasında süreyi normal olmasa da anormalliklerin çok göze batmadığı bir dönem olarak okumayı mümkün kılıyordu.
2005 yılı ve sonrası…
İşin sıkıntılı olduğu dönemin başlangıcı 2005 sonrası baş gösteren siyasi gelişmeler olmuştur. Bu yıllar içerisindeki ilk kötü örnek; Özgürlük ve Reform Partisi adıyla bir gecede kurulan ve UBP Genel Sekreteri’nin görevinden istifa ederek bu partiye başkan olması hadisesidir.
Sembolik anlamı çok büyüktü. Bu olayın siyaset açısından yarattığı kırgınlığın toplumun belleğinden silinmesi için epey zaman geçmesi gerekti.
Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. KKTC’deki belli partilerin kurultaylarına dönük Ankara’dan bir aday üzerinde ısrar edilmesi hatta hiç gizleme ihtiyacı duyulmadan açık bir şekilde desteklenmesi gibi sayısız vakalar var. Bunların elbette Türkiye-KKTC ilişkilerinde esas kapsama alanı çok geniş olmayabilir, hatta bunların etkisi de uzun süreli de olmayabilirdi.
Şayet KKTC iç siyasetinde gerçek anlamda bir yenilenme yaşanabilseydi ve ülke insanına hizmet edilmesi konusunda son derece “arkaik” bir bakış söz konusu olmasaydı… Başkalarını suçlamak kolaydır. Yalan da değildir, bugün başımıza ne geldiyse kendimiz dışında sorumlulukları olan aktör çoktur. Ama insana bir de şunu sorarlar: “Bütün bunlar olup biterken siz ne yapıyordunuz?” Ne yapıyorduk? Hiç! Vatandaşı, yazarı, siyasetçisi, sivil toplumu, siyasi partileriyle toplum olarak oturmuş, ciddi anlamda yenilikten, katılımcılıktan uzak, dişin kovuğunu doldurmayan birkaç sloganla günümüzü geçiriyorduk, Siyaset anlayışımız ve partilerimiz yenilenmedikçe ülkenin daha da büyük bir kaosa sürüklenmesine yol açılacağı gün gibi aşikardır…