Kentler de insanlar gibidir. Sabahları başka, akşamları bambaşka… Anı, anına uymaz; koşullara göre her an değişiverir sanki.
Karşınızda duran bir kenti sabahlarıyla ve akşamlarıyla kıyaslayın, zihninizde farklı yolculuklara sevk edilmiş bulacaksınız kendinizi. Kimi kentlerde sabah güneşi geç vurur denize.
Kentin kıyısında deniz akşam vakti kucaklar güneşi. Karanlığın gücüyle denizin rengi değişiverir. Hem sanki bir anda hem de tuhaf bir şekilde yavaş yavaş.
İkisi aynı anda nasıl olabilir? Ama oluyor işte. İnsanın içindeki renkler gibidir şehirlerin insicamı. Bazen şehirler insan seliyle kükrer, bazen geç sabahlara güneşten bile sonra uyanır.
Şehirler üzerlerinde yaşayanlarla kader birliği yapar çoğu zaman. Kimi zaman da hiç oralı olmaz, kendi yoluna gider. Onlar, yani sokaklarındaki o insanlar hiç yokmuş gibi davranır.
Sokakların ve içindeki insanların hikayelerini anlatmak mümkün mü?
Bir zamanlar evlerde, sokaklarda sesleri yankılanmış ve şimdi çoğu zaman hiç hatırlanmayan bir hatıraya dönmüş o insanların hikâyelerini anlatmak mümkün olabilseydi…
Üstelik hepsi teker teker, sırayla kendi dillerinde gelebilseydi sahneye… Bir şehirde ne kadar çok dil konuşulmuşsa o kadar zengindir o şehir.
Dillerin çokluğu şehirlere zenginlik katar çünkü. Kimi insanların hatıralarının ardından “Dillere destan olmuş” denilir ya, kentlerin hatıraları da böyledir.
Kentler üzerlerinde yürünen topraktan ibaret değildir sadece. Ya da kentler sadece değişim değerine sahip olan o arsalar, binalar, dükkânlar da değildir.
Gayrimenkûl varlıklar üzerinden hesaplanan değişim değerleri bazen sadece kâğıt üzerinde duran soğuk rakamlardır.
Bir kentin ruhunu kimse hesaplayıp paraya tahvil edemez. Alıp satamaz. Sahip olduğunu sanabilir birileri.
Tarihte örnekleri mebzul miktarda mevcut. Ama kent tüm görmüş geçirmişliğiyle, kendisini ele geçirdiğini zannedenle alay eder sanki.
Yeşilçam’ın klişe repliğinden mülhem gibi “binalara, arsalara, sokaklara sahip olabilirsin ama sahip olduğum ruha asla” der onlara.
İnsani miras ile şehrin mimarisi buluştuğunda Akdeniz kimliği?
İnsanın değdiği her şey, her yer kentin ruhudur. Ama kentin ruhunu toprağın üzerinde yükselen binalarda arayan yanılır.
Kentin ve insanların birlikte yarattıkları o ruh bambaşka bir yerdedir. Kentlere değer katan şey en başta insanın ruhunu zenginleştiren sokaklardaki o siluetler ve onların geçmişe dair yaşanmışlıkları anbean hatırlatmasıdır bize.
Kentler aslında insanlık mirasının taşıyıcısıdır. Ama şayet izin verirseniz. İnsanlık öyle basitçe kentin üzerinde değildir çünkü.
Bir kentin sokaklarında yürürken çoğu zaman farkında bile olmadan, kendiliğinden insani bir mirası yakalar ve kendinizi başka hikâyelere taşınmış hissederseniz, işte o kentin mimarisi başarılı demektir…
Bugün kentlerimizin mimarisi doğal olarak sahip oldukları Akdeniz kimliğiyle örtüşmek bir yana yavaş yavaş ada özelliğini de bitiren bir ruhla inşa ediliyorlar.
Sokaklar insan ruhunu çalan bir görünümle yeniden şekilleniyorlar. Parayla ölçülemeyecek bir zenginlik yavaş yavaş çalınıyor elimizden.
Bir kentin size sunduğu en büyük zenginlik o ruhta yatıyor oysa, o ruhun size duyumsattıklarında.
Yoksa aldığımız mülklerin veya inşa ettiğimiz o apartmanların değeri hiçbir şey ifade etmiyor. Biz kent yaşıyor sanıyoruz. Şu dünyada yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz bize duygu bakımından zenginlik yaratmıyorsa o kent çoktan ölmüş demektir oysa.
Namık Kemal 33’ünde Mağusa sürgünüydü…
Bir vakitler Namık Kemal Mağusa’ya sürgün edildiğinde yaşı 33 idi. Sene 1873… Yaşadığı kentler arasında en çok ürettiği, eser verdiği şehir Mağusa olmuş.
Henüz 48 yaşındayken vefat eden vatan şairi Namık Kemal topu topu üç yılını Mağusa’da geçirmiş sadece.
Kıbrıs’ın yanı sıra Rodos ve Midilli’de de resmi görevle bulunmuş. Onlar da ada. Lakin oralarda ürettikleriyle Mağusa’da yazdıkları kıyas bile edilemezmiş.
Mağusa 1870’lerde üretmek için daha ideal olduğundan değil elbette. Lakin Mağusa Namık Kemal’in yazarlık hayatı için en velut yer olmuş.
Mağusa’da Babiler ile ilişkiler kurmuş. Göz ağrısı çektiğinden Subh-i Ezel’in oğlu Ahmet Ezel’e yazdıklarını imlâ ettirmiş.
Kemal Mağusa’da iken “Arif Bey”, “Zavallı Çocuk”, “Kerbela” adlı eserlerini yazmış. “Gülnihal” adlı tiyatro eserini de Mağusa’da Ahmet Ezel’e dikte etmek suretiyle yazdırmış.
Mağusa… Namık Kemal’e gönlünü ruhunu ve kalbini açmış Kıbrıs’ın en hususi kenti…
Birçok farklı kültüre beşiklik etmiş. Bazen Akdeniz’in zengin tacirlerine ev sahipliği yapmış bazen korsanlara…
Tevekkeli 15. yüzyıl’da Mağusa durduk yere en büyük baharat deposu olmamıştır. Öyle repütasyonu yayılmış ki bu kentimizin Almanya’daki toplam ekmek miktarından bile daha çok baharata sahip olmuş bu güzel kent…
O Mağusa’dan ne kaldı geriye şimdi? Kala kala hepsi hepsi kale içi belki. O da zaten bir parça korunduğundan. Bir kentin ruhunu taşıyan özel bir yer olmaya devam ediyor hâlâ.
Şimdilik. Kentlerimizle birlikte kendimizi de ruhsuzlaştırdığımızı idrak edene ve bundan vazgeçene dek dayanır, ayakta kalır diye umut ediyorum o eski Mağusa.
Bütün bunlar nereden mi çıktı? Hiç. Sadece Yahya Kemal Beyatlı’nın bir zamanlar İstanbul’a dediği gibi ben de dün bir tepeden şöyle bir baktım aziz Mağusa’ya…