İktidar-muhalefet ortaklığı

Demokrasilerde halkın kendi kendini yönetme hakkını, temsil ettiği halk kitleleri adına kullanmak için seçimden seçime yetki alan ya da alamayan kişilere siyasetçi denir. Bizde siyaset kurumu “halkın kendi kendini yönetme” hakkından dolayı kurgulanmadığından siyasetçilerimizin çoğu halka hesap verme konusunda azade kılındıklarını düşünürler. Bu nedenledir ki KKTC’de siyasetçiler ahaliye vaat etme, söz verme yeteneklerini dahi kaybetmek üzeredir. Nasılsa halka hesap verilmeyecek, vaatle sözle kim neden uğraşsın? İktidarı da muhalefeti de besleyen siyasal dinamik işte bu ahaliye hesap vermeme hürriyetidir.

İktidarla muhalefeti buluşturan tek şey bu değildir elbette. Mesela ülkemizin gideceği yön konusunda ne düşünürler diye bakarsanız iktidarın da muhalefetin de yönsüzlük sepetinde buluştuklarını görürsünüz. Muasır medeniyete ulaşma ve Kıbrıs Türkünü bildiğimiz dünya ailesi içinde bir konuma getirme dertleri de yoktur. Bununla ilgili birçok örnek verilebilir ama ben eğitimden vereyim.  Eğitimin içinde bulunduğu kötü durumun açıklamasını yapmaya kalksanız siyaset kurumunun vizyonsuzluğu dışında hiçbir izahat bulamazsınız. Eğitim, ülkemizin savaş dönemleri hariç insan yetiştirme konusunda son derece verimli bir alanıydı. Şimdilerde eğitim alanındaki vizyon eksikliğini geçiyorum, fiziki şartlar bakımından bile ciddi sorunlarımız var. Bakın ülkemizde 15 eğitim fakültesi faaliyet gösteriyor. Bu alanda yüzlerce akademisyen, eğitim araştırmacısı ve uzmanı çalışıyor. Peki bir ada olan ülkemizin organik tarıma ve turizme yatkınlığı üzerinden hazırlanmış bir mesleki eğitim projeksiyonu var mı? Yok. İktidar zaten malum da muhalefetten böyle bir projeksiyon eksikliğine dair bir eleştiri duyan var mı? O da yok.

Aylardır, yıllardır konuştuğumuz Kıb-Tek meselesini de bu iktidar-muhalefet “ortaklığı” üzerinden düşünelim. Ülkemizin ek köklü kurumlarından, stratejik öz varlıklarımızdan biri olan Kıb-Tek’i batırmak için iktidarıyla muhalefetiyle ortak bir anlayış geliştirdiler. Kurumun yönetilme şekline bakarsanız iki büyük parti dönemindeki uygulamalar arasında temel bir fark olmadığını görürsünüz.

Ercan Havalimanı konusunda yaşanan tıkanıklıkların veya açmazların sebebi de iki parti arasındaki ortak anlayıştır.

Özetle, bu iki parti arasına sıkışmış siyaset yapısı bizi öyle bir noktaya getirdi ki Kıbrıs İngiltere sömürgesi iken veya Kıbrıs Cumhuriyeti koşullarında özgürlük savaşı verenlerin mirasının yerinde yeller esiyor. Bunun temel sebebi siyaset kurumunun Türkiye’yle kurduğu sağlıksız ilişki biçimidir. Anavatandan yardım almakla başlayan, sonradan talimat almaya dönüşen bu ilişkiyi yaratan da Türkiye değil bizim siyasetçilerdir.  Çünkü siyasetçilerimiz anavatanla ilişkileri oy istedikleri seçmenlere yani yurttaşlara karşı bir enstrüman olarak kullanmaya alışmışlardır. Yoksa Türkiye ülkemizdeki siyasi rekabete neden karışmak istesin?

İşin acayibi Ankara’yla kurulan sağlıksız ilişkiler konusunda da iktidarımızla ana muhalefetimiz arasında üstü örtülü bir mutabakat vardır. Bir tarafta KKTC’de tüm olup biteni Ankara’ya fısıldayan, Türkiye’deki iktidar çevreleriyle kurdukları ilişkiyi Kıbrıs’taki önemli makamlara gelecek kişilerin atanması için ya da parti kurultaylarını etkilemek amacıyla kullanan siyasetçi takımı var. Peki ana muhalefet ne yapar böyle bir ortamda? Ara sıra bazı CTP’lilerin atıp tuttuğuna bakmayın, önceki yazılarımdan birinde söylediğim gibi CTP’nin bu konuda ağzını açıp kimseyi eleştirme hakkı yoktur. Çünkü Annan Planı döneminde Türkiye’yle AK Parti iktidarı üzerinden kurdukları ilişkiler hepimizin hafızasındadır.

Halbuki Kıbrıs Türklerinin ayrı bir devleti olduğunun tüm dünyada kabul görmesi için her şeyden önce Türkiye ile ayrı bir devletmişiz gibi ilişki kurmalıyız. Ankara’yla ilişkilerin iç siyasetteki rekabete dahil edilmesi ise tam tersi bir algı yaratıyor. Bu durum yalnızca bizi değil Türkiye’yi de yıpratıyor. Eğer gerçekten bir devlet olduğumuza inanıyorsak, siyaset kurumunun halka hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak zorundayız. Yurttaşların açık ve serbest iradesiyle sorgulanacak siyaset kurumu demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bunları kabul edersek itibarını yitirmiş siyasi yapıyı halkın güvendiği saygın bir siyasi yapıya dönüştürmeye başlayabiliriz. Eğer bunu yapamazsak KKTC siyaseti, halkına yabancı birtakım aktörlerin kendi şahsi ikballeri için kullandıkları bir mekanizma olmanın ötesine geçemeyecek ve dünyadan yalıtılmış şekilde yaşamaya devam edeceğiz.