Üçüncü bir yol var

Kategori: Uncategorized | 0

Bugün yaşadığımız Kıbrıs’ın ve aslında statükonun dizayn edildiği 1974’ün üzerinden tam 48 yıl geçti, iki sene sonra ellinci yılı idrak edeceğiz.

Çok basitçe hatırlayalım yarım asır önce ne olduğunu. Kıbrıs adası, üzerinde kendi kaderini belirleme hakkına sahip iki eşit ana unsur olan Türklerle Rumlar arasında “paylaşıldı”.  Türkler bu paylaşıma yol açan askeri müdahaleye “Barış Harekatı” derken Rumlar “işgal” dediler. Uluslararası toplumun kahiri ekseriyeti de Rumların tezine yakın oldu.

1974 öncesinde de çok canlar yakıldı, çok insan hayatını kaybetti. Bir türlü dinmeyen milliyetçi ve fanatik hezeyanlar, saldırılar 1974’teki “paylaşım”a giden yolu açtı. Rumların ezici çoğunluğu ENOSİS olarak adlandırılan Yunanistan’la birleşme kavgasını savundu ve bunu bayrak yaptı. Türklerse öncelikle kendi öz varlığını savunmayla başladı sonrasında TAKSİM tezine ulaşan bir çizgi izledi.

İki taraf için de asıl hedef en doğru ve keskin biçimde vatan için mümkün olan en kapsayıcı ve ayrımcılıktan uzak kurtuluş kavgasını vermeye çalışmaktı. Rumlar bunu işçisi, burjuvası, kilisesi, komünisti, en geniş kesimleri ENOSİS bayrağının altında toplayarak yaptı. Bu ilkenin hayata geçmesi için Türklerin bu topraklardan silinip atılması gerekmekteydi. Bu tezle hareket eden “Rum sosyetesi” karşısında başlarda çok da birlik beraberlik içinde olmayan “Türk sosyetesi”ni buldu. Bunun yarattığı rekabet ve yarışmacılık içinde, kurulduğunda bir “ortaklık cumhuriyeti” olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bir süre sonra Rum sosyetesi ele geçirdi. Kıbrıs Türkleri ise ortak olduğu yapıdan dışarı alındı.

Ardından bir rekabet de Rum sosyetesi ile Atina arasında çıktı. ENOSİS’i kimin yöneteceği konusunda anlaşamayan iki taraf hem Atina’da hem Lefkoşa’da “Acil Enosisçiler” ile “Evrimci Enosisçiler” olarak ikiye bölündü. 15 Temmuz 1974’te Makarios’a darbe yapan garantör Yunanistan cuntası da cuntanın adadaki uzantısı Sampson gibiler de “xcacilciydi”. Darbeden beş gün sonra diğer garantör Türkiye 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs’a çıkarma yaptı. Bugün halen geçerli olan statüko 20 Temmuz-14 Ağustos 1974 tarihlerinde Türkiye’nin iki ayrı müdahalesiyle oluştu. Kuzeyde Kıbrıs Türkleri, güneyde Kıbrıs Rumları şeklinde kalıcı bir ayrılma yaşandı. Bu nüfus mübadelesinin bir “mühendislik harikası” olarak önceden planladığını söylemeye bile gerek yok. Tabii tüm suçu emperyalistlere yükleyip Kıbrıs Rum ve Türk elitlerinin kafasızlığını ve irade geliştirme yoksunluğunu da göz ardı etmemek lazım. Politik analizlerin bu yönünün özellikle sol literatürde kolaylıkla atlandığını düşünüyorum.

Günümüzde kendini “çözüm isteyenler” olarak tanımlayanların anlaması gereken en önemli şey, Kıbrıs’ın bölünmesi faaliyetinin yarım asırda çok ciddi bir yol aldığıdır.

Karşı taraftaki “Taksimciler”in de müzakerelerde aşama kaydetmek için uluslararası toplum nezdinde kabul görecek, gerçek meşruiyete sahip bir kamu diplomasisine yönelmek gerektiğini görmesi lazım.

Aslında iki tarafı da anlıyorum. “Çözüm” parametresi kolay ve basit biçimde belli bir toplumsal kesimin desteğini kazanmak için sihirli formül. Taksim veya bugünkü adıyla iki devletli çözüm de Türkiye desteğinden ötürü karşı taraf için pratik bir çözüm. Ama artık elli yıl önceki argümanlarla yol alamayacağımızı, bugün Güney ile Kuzey arasında çözüm denildiğinde aynı şeylerin anlaşılmadığını itiraf etmemiz gerekiyor.

Bir sorunun çözümü için iki taraf gerekiyorsa eğer KKTC’deki “çözüm” yanlılarının işi zor, zira “eşit ve iki toplumlu federasyon tezi” felsefi olarak Kıbrıs Rum elitlerinin ve siyasilerinin pek kabul edebileceği bir umde değildir. Her şeyden önce bunu anlamamız gerekir.

Peki sorun “karşı” tarafın yöntemiyle, yani iki devletle çözülebilir mi? Bunun yanıtı da koca bir hayırdır çünkü hiçbir uluslararası kuruluşu iki devletli çözümün müzakere edilmesine dahi ikna edecek durumda değilsiniz.

Uzun lafın kısası federasyoncular daha baştan Kıbrıslı Rumlara takılıyor, iki devletli çözümü de dünyaya anlatamıyoruz. Durum öyle bir hale geldi ki, yarım asırda inandırıcılığını yitiren bu iki uç akım bırakın Kıbrıs sorununu çözmeyi sorunlarımızın kaynağı, varlığımızın tehdidi olmaya başladı.

Ne yapacağız o zaman? Her şeyden önce Kıbrıs Türkleri olarak demokrasimize ve laikliğe sahip çıkacağız. Arkasından kendimize siyasete egemen iki uç dışında bir siyasi yol çizeceğiz. Bu yolun ilk taşlarını döşemek de hem kendimizi Türkiye siyasilerine hem çözüm için birlikte hareket edebileceğimiz “aklı başında” Rumlara hem de uluslararası kamuoyuna anlatabilecek bir siyasi irade oluşturmaktan, yani “üçüncü yol”dan geçiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir