Akılla fikirle izah edilemeyecek işler

Bir ada olan ülkemizin yarısında Rumca konuşanlar öteki yarısında Türkçe konuşanlar yaşıyor. 1974-2003 arasında birbirlerini görmeden, birbirleriyle konuşmadan yaşadılar. 23 Nisan 2003’te dikenli tellerin ve sınırların belli yerlerinde polis kontrolünde geçişler, kapılar açıldı. Kıbrıs dilinde söylersek teller, duvarlar gındırıldı. Yani kapılar tam açılmadı ama insanların ve araçlarının geçeceği kadar kontrollü bir geçiş sağlandı. Eh tabii, bazen bu durumdan rahatsız olan otoritelerin homurdanmalarını duyuyoruz ama iki toplum arasındaki duvarda artık gedikler açıldı. Bu gediklerden insanlarla beraber kültürler, diller, mallar, karşılıklı akıp gidiyor.

Türk Lirası değer yitirdiğinden bizim tarafta akaryakıt öteki tarafta yaşayanlara göre çok ucuz olduğundan güneyden gelip depolarını dolduruyor insanlar. Güneyde durumdan rahatsız olan benzin istasyonlarının girişimiyle bazı önlemler de alınıyor ve mesela inanılır gibi değil ama kuzeyden akaryakıt alanlara para cezası uyguluyorlar. Bir zamanlar bizimkilerin “Türk’ten Türk”e kampanyası yapması gibi bir şey. Ama bu AB’nin resmi üyesi olan tarafta yaşanıyor. Yani, AB’nin resmi üyesi devlet yurttaşlarının ucuz benzin almasından rahatsız oluyor. Madem serbest piyasa ekonomisi kurallarıyla yaşıyoruz, insanları ucuzu değil pahalıyı almaya zorlamak neyin nesidir? İnsanların “başka yerden” ucuz benzin almasından rahatsız olan devlet çok istiyorsa akaryakıt piyasasını fonlar, kendi benzin-mazot fiyatını bizim tarafla eşitler. 20 yıldır AB gibi bir toplulukta bulunan bir devletin pazar ekonomisi kurallarıyla taban tabana zıt bir uygulamaya gidip, bunu akıl dışı cezalar yoluyla rasyonalize etmeye çalışmasının akılla fikirle açıklanacak bir tarafı yoktur.

Peki idareciler yurttaşlarına bu muameleyi reva görüyor da basın ya da muhalefet bu duruma karşı çıkıyor mu? Katiyen. Rumca basın zaten alkış tutuyor. Kararı eleştiren birkaç ismi istisna tutarsak, Rum muhalefet safından da güçlü bir karşı çıkış yok. Bu kafadaki çapsız idarecilerle ülke yönetimini paylaşma fikri her geçen gün daha uzak bir düşünce gibi görünüyor.

Güneydeki durumu eleştirirken bizim tarafın siyasetçilerine sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yaptığım sanılmasın. Hatırlarsınız, bizimkiler de ilk AB pasaportu alanlara ceza uygulamaya kalkmıştı. Bu işin olamayacağını anlayana, meselenin akılla hareket edilerek çözülmesi gerektiğini idrak edene kadar saçma sapan şeyler yapıldığını biliyoruz. Anlayacağınız, adamızın kuzeyi-güneyi fark etmez, halkın çıkarlarıyla dar bir kesimin çıkarları arasında sıkışan siyasetçi hemen halkın karşısında saf tutar. Mantalite dediğimiz şey tam da budur. Kamu çıkarını değil ideolojik ve siyasi saplantılarını öne çıkarmayı marifet sayan bu mantaliteden kimse bir şey beklemiyor aslında. İki tarafta da aklı başında insanlarla oturup konuştuğunuzda bu siyasi mantalitedeki insanlardan hoşnut olmadığını görüyorsunuz.

İçinde bulunduğumuz saçma sapan birçok durumun arkasında türlü türlü saplantının yattığını görmemiz gerekir. Her şeyden önce iki tarafta kurulmuş statükonun arızaları birbirini besliyor. Bunların aktığı kanal aynı derede buluşuyor. İki tarafta da bunu görmediğimiz sürece bu siyaset ülkeleri daha uzun yıllar bu ayırmaya, bölmeye devam eder. Akıl yoluyla sorunları çözmek yerine saplantılı mantalitenin emrettiği şekilde hareket ederek onun esiri olunuyor. Ülkemizi esir alan statükonun iki dilde yaptığı hatalar, yaşattığı ideolojik ve siyasi kısırlık, sürekli çözümsüzlük havuzunda dans etmeyi zorluyor.

Bir düşünelim. Federasyon denilen kavramın temel boyutu ekonomik işbirliği değil mi? Hayatlarını ticaret yaparak kazanan tüccar Kıbrıslıların bunu bilmediğini kimse iddia edemez. Durum böyleyken iki tarafta binlerce yıllık ticari birikimin üzerine oturan iş insanlarının işbirliği değil de rekabet üzerinden hareket ediyor olmasını başka faktörlerle izahı gerekiyor.

Şimdilerde Akdeniz’in müzmin uyuşmazlığıyla ilgili müzakerelerin yeniden ve kısa süre sonra yeniden başlayacağına dair çok fazla işaret var. İki tarafta da birbirinden farklı yönleri olsa da savaşı yaşamamış iki lider var. Eskiden olduğu gibi savaşın içinde bizzat bulunmuş aktörler artık geride kalmış. Yani efsane liderler devri yerine popülist, pragmatist ve vizyonu sınırlı isimler devrindeyiz. Savaşanlar çözümü getirmeyi beceremedi. Savaşın sisi onları esir almıştı çünkü. Şimdi gözlerinde savaş dumanı olmayan idareciler görevde. Lakin ikisinin de sorunu halkçı olmamaları. Dolayısıyla, halkın içinde bulunduğu şartları değerlendirip, gelecek projeksiyonu yapmaya muktedir isimler görevde değiller. Bu yüzden siyasetin düzeyini yükseltecek tek unsur yine halkın kendisidir. Ahali buna hazırlanmalıdır. Yoksa daha fazla mırıldanarak ömür tüketmek işten bile değil.