Artık yeni şeyler söyleme zamanı

Kıbrıslılar olarak 23 Nisan 2003’ten beri adamızın kilitli ve dikenli tellerle çizilmiş sınırlarından kapılar açıyor ve temas ediyoruz. Tam 20 yılı tamamladık. Elbette sadece kapıları açmadık. Gönüllerimizi, vicdanlarımızı ve dillerimizi de açmış durumdayız. İki toplumlu birçok etkinlik yapıyoruz ve adanın yakın geçmişinde yaşanmış o karanlık günlerin yaralarını sarmaya, küçük adamızın o kötü ve kasvetli zamanlarından ortak dersler çıkarmaya çalışıyoruz. Fanatik ve ırkçı söylemler hala alıcı bulsa da bunların dillerini toplumun büyük çoğunluğu ve hele gençler hiç anlamıyor.

Yapamadığımız da birçok şey var elbette. Örneğin, tarihin o kötü dönemlerini resmi düzeyde dahi olsa rasyonel ve bilimsel anlamda okullarımıza tedrisat olarak sokmayı beceremedik. Bunun kökeninde çözümlenmemiş, dondurulmuş “siyasi uyuşmazlığın” salgıladığı zehirli dil ve siyasilerin bu dilden nemalanmak istemelerinin verdiği kolaycılığın yattığını söyleyebiliriz. Lakin bu dilden kısa vadeli siyasi çıkar elde eden siyaset esnafının oturduğu bu yatağın değişmesinin yolunun da yeni bir güven inşa etmekten ve bu amaçla çok yönlü işbirliğini hayata geçirmekten geçtiğini biliyoruz.

Bugün toplumun iki yanında da çözüm konusunda halka inmeyen ve ulaşmayan sivil toplum girişimleri var. Halka ulaşamama nedenleri belki de bu çabaların bazı sendikalar, dernekler ve bireyler eliyle yürütülmesinden kaynaklı iletişim problemleri de olabilir, bilemiyorum. Kesin bildiğim şey ise bu meseleyle ilgili halkın geniş kesimlerine dönük yeni bir dil, yeni bir yaklaşım geliştirilmesi gerektiğidir.

Yalnız şunun altını çizmek gerekir, çözüme yönelik yeni bir yaklaşım geliştirme işini siyasilere bırakırsak daha çok bekleriz. Bakın, iki toplumun siyasi partilerinin büyük çoğunluğu 1980’li yılların sonundan itibaren temas halindeler. Üstelik bu temaslar son 20 yıldır doğrudan, engelsiz olarak sağlanabiliyor. Yani nereden baksanız 35 yılı bulan bir müktesebat var ortada. Kıbrıs gibi dillerindeki kelimeler, ortak yaşama ilişkin bir sürü hatıralar ve nice işbirliği olmasına rağmen çözüm konusunda arpa boyu yol gidilememiş, gidilemiyor. Bu durum tek başına iki tarafın siyasilerinin konformizm ve atalet haliyle izah edilemez diye düşünüyorum.

Elbette iki taraftaki siyasilerin oturduğu temelde milliyetçiliğin hizaladığı bir aks var. Bunun aşılması konusunda büyük laflar etmek istemem. Öyle ki her siyasi parti kendi seslendiği toplumun ortak asgari müştereklerinden kopmak istemez. Sonuçta oy verecek seçmen iki taraftaki halkların kendi öznel koşullarındaki dinamiklerdir. Şu anda bizim tarafta Tatar Rum tarafında Hristoloudis görevde. İkisi de aslında savaş yaşamamış veya yaşamışsa bile bilfiil içinde yer almamış yeni kuşak bir siyasetçi. Her ikisi de sağcı. Bunların geniş halk kesimlerini anlamak konusunda solculara göre daha mahir oldukları kesindir, toplumu neyle meşgul edeceklerini iyi bilirler.

Dolayısıyla siyasiler çözüm için yeni yaklaşımlar geliştirmek dışında başka dertlerle meşguller. Mevcut çözümsüzlük dinamiklerini değiştirmek için topluma öncülük edecek sivil toplum örgütlerine ve gerçek siyasetçilere (siyaset esnafına değil) ihtiyacımız var. Üstelik büyük güçlerin büyük ve klasik çözüm planlarını bozuk plak gibi tekrarlamak zorunda değiliz. Küçük ama anlamlı işler yaparak da karşılıklı güveni arttırma yolunda adımlar atabiliriz. Sözgelimi ortak tarih yazımı ve ortak evrensel bir dili kullanma konusunda bir adım atılsa olmaz mı? Mesela resmi ajanslarımızın karşılıklı olarak birbirini aşağıladığı veya resmi ideolojinin beslendiği o kötü dilden kurtulmasını sağlamak hemen yapılabilecek bir iştir. Gençlerimizin iş alanlarında işbirliği yapmasını sağlayacak, karşılıklı maddi manevi teşvikler verecek bir söylemi hayata geçirmek de öyle.

İki toplum olarak yakın gelecekte ve belki önümüzdeki binlerce yıl burada birlikteyiz. Siyasi eşitlik içinde ve bir arada yaşamak da adamızın dayattığı bir zorunluluk olduğuna göre daha neyin peşindeyiz anlamış değilim!