“Ben siyasetin en büyük fahişesi ve patronuyum”

Başlıktaki sözler iki dönem art arda 10 yıl komşumuzun cumhurbaşkanı olmuş Anastasiadis’e ait. Kıbrıs Merkez Bankası’nın eski başkanı Panikos Dimitriadis’in yazdığı kitapta yer alan sözlerin tamamı ise şöyle: “Ben sadece siyasetin en büyük fahişesi değil, aynı zamanda en büyük patronuyum.” Aslen Leymosunlu olan ve Atina’da hukuk eğitimi alan Anastasiadis’in bu sözleri komşuda infial yaratmış. Doğrusu bu sözleri etmiş olmasına kendi hesabıma hiç şaşırmadım.

Komşuda gelmiş geçmiş en yüksek hubris sahibi siyasetçi sıralaması yapsak Makarios’un ardından ikinci sırayı Anastasiadis alabilir. Gerçekten çok tuhaf.

Makarios’un hubris olmasını bir yere kadar anlarım. Dini ve siyasi liderliği bir arada yürütmüş, sadece Kıbrıs içinde değil Yunanistan’da ve Üçüncü Dünya’daki prestiji çok yüksek bir din adamı. Anastasiadis ise mahalli düzeyde kalmaya mahkum, dilimizin lider demeye bile varmadığı siyasi bir figür. Ne Makarios gibi enternasyonal bir boyutu olmuş ne de Vassiliou ve Klerides gibi ilkeli ve ciddi bir siyasi algı yaratmış.

Anastasiadis’in aklıma kazınan en büyük “icraatı” Kıbrıs’taki siyasi kirlenmenin dibinde dolanıp bu güzel ülkenin pasaportlarını “Altın” ismiyle pazarlayarak ailesine büyük maddi kazanım sağlaması. Adı başka bir sürü skandala da karışmasına rağmen saygın bir lider gibi ülkesinin sokaklarında göğsünü gere gere dolaşması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir ama değil. Çünkü adamızın insanları Rum’uyla Türk’üyle bu tür cambaz siyasilere bayılıyor.

Cambaz siyasetçilerin saltanat sürmesinin en önemli sebebi hem güneyde hem kuzeyde halkın seçimlere yaklaşımının sakat olması. İki tarafta da seçimlere katılanların ilkeleri üzerine, siyasi figürlerin söylemleri üzerine kendince analiz yapıp oy veren neredeyse kimse yok. Büyük çoğunluk kalıplaşmış değer yargıları üzerinden oy veriyor. Siyaset esnafı da bunun farkında. Yıllardır söylenen şeyleri tekrar etseler zaten bir sürü müşteri hazır. Durum böyleyken kim neden ilkelerle uğraşsın ki?

Seçmenler oy kullanırken ülkesinin, ailesinin, çocuklarının ve hatta torunlarının geleceğini düşünmek yerine gündelik beklentilerini düşünüyor. Bunu gören siyaset kurtları da yıllardır sakız gibi çiğnedikleri söylemleri sürüyor piyasaya, üstüne bir iki gündelik vaat verip bunlar “milli” argümanlarla süslediler mi tamam zaten. Fazlasına ne gerek var?

Yukarıda sıraladığım Rum liderler üzerinden düşünelim. Bu insanlar Kıbrıs için neler yaptılar diye sorsak aklımıza pek olumlu bir şey gelmiyor. Makarios denilince papazlığını, Kıbrıs Rumları üzerindeki etkili yumuşak gücünü ve ülkenin bölünmesindeki büyük mesuliyetini hatırlıyoruz. Papadopulos’la Hristofyas dersek ikisinin de Annan referandumunda oynadıkları olumsuz rol, çözümün önünde engel olmaları aklımıza geliyor. Üstelik ikincisi bir komünist olarak ülkesini birleştirmeye ömrünü adamış ve AKEL’in uzun yıllar genel sekreterliğini yapmış. Buna rağmen geride olumsuz bir imge bırakabilmiş. Öte yandan AKEL desteğiyle seçim kazanmış Kipriyanou ise 1979 yılında Denktaş ile imzaladığı doruk antlaşması, literatürde usul açısından sadece atıf yapılan ama hayata geçirilmeyen sararmış bir metinde adı geçiyor.   

Yeniden Anastasiadis’e döndüğümüzde Hilton Otel’in X numaralı odasında 10 yıl boyunca her öğlen siesta yapan, dolce vita hayat süren bir siyasetçi görüyoruz. Art arda on yıl görev yapmasına rağmen hafızalara büyük ihtimalle yazının başlığındaki sözleriyle kazınacak. Seçmenlerinin büyük çoğunluğu itikatlı Hristiyan olan yüzbinlerce Rum’un oyunu alarak seçilmiş bir liderin en büyük fahişe olduğunu söylemesi inanılır gibi değildir. “Siyasetin büyük patronu” olduğunu vurgulaması ise ya bir megalomaniye ya da Klerides gibi vizyonu olan bir ismin çırağı olması hasebiyle uğradığı eziklikle savaşına dayanıyor. Belki de ikisi birden.

Anastasiadis’in içinden geldiği DISI’nin değerleriyle bile örtüşmeyen yaklaşımının değerlendirmesini Kıbrıs Rumlarına bırakmak lazım. Biz Kıbrıs Türkler ise kendisini Kıbrıs sorununun çözümü konusunda yarattığı büyük hayal kırıklığıyla hatırlayacağız.