Birleşik Krallığın Kıbrıs’taki Adaleti!…

   Birleşik Krallığın Kıbrıs’taki sömürge idaresinin tarihine fazla detaya girmeden şöyle üstten bile baksanız Kıbrıslı Türklere yapılan adaletsizliklerle dolu olduğunu görürsünüz.

   Sömürge idaresinin yaptığı belki de en büyük haksızlık 1931 yılında baş gösteren “ayaklanma”, “sivil direniş” veya kendi deyimleriyle “isyan” sonrasında yapılanlardır.

   2020 yılında 89’uncu seneyi devriyesine gireceğimiz “1931 kalkışması” “vergi tepkisi” ya da “1931 olayları” olarak anılan hadisenin ardından, Kıbrıslı Rum elitlerinin örgütlediği ve geliştirdiği bu toplumsal patlamanın bedeli kurulan örfi idare ve ona bağlı alınan kararlarla Kıbrıslı Türklere de her anlamda bedeli ödetilmişti.     

   İsyanın büyük çoğunluğunu Kıbrıs Rumları oluşturmasına rağmen yasaklama, kapatma ve hatta zarar ziyanın karşılanmasına dönük yaptırım kararlarından Kıbrıslı Türkler de sorumlu tutulmuştu.

   Öyle ki “1931” yılına ait resmi İngiliz arşivlerinin hala açılmamış ve ertelenmiş olması da bu duruma önemli delaletlerden birisidir…

Cumhuriyetin yıkılmasına seyirci kalmak ve adanın bölünmesine “çanak tutmak”…

   Bu duruma sömürge idaresinin adaleti demek lazım. Aslında bir bakıma adanın kaderi budur da diyebilirsiniz. İyi, güzel şeylerden yararlanmak öncelikle Kıbrıslı Rumlara düşer. Ama ödenmesi gereken bir ceza, bedel ya da cefa varsa Kıbrıslı Türkler de işin o kısmına mükelleftir.

   Mesela Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmak amacıyla yola çıkan Kıbrıs Rum “elitleri” önce Aralık 1963’te toplumsal kargaşa ve iç savaş tertipliyor, ardından da 15 Temmuz 1974 ile buna tüy dikiyorlar.

   Dahası Aralık 1963’ü hazırlayan temel sebep Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına dair 13 değişiklik önerisi olduğu aşikardır.

   Bu meşhur değişiklik önerilerinin arkasında da yine dönemin Birleşik Krallık Yüksek Komiseri’nin Makarios’a verdiği cesaret ve örtülü desteği de ihmal etmemek gerekiyor.

   Elbette bunu Kıbrıslı Türkler arasında sayıları az da olsa “güdümlü” ve kontrolsüz “kışkırtıcı” unsurların varlığını da kabul ederek söylüyorum.

   Ancak her iki olayda da doğrudan zarar görüp içinde bulundukları resmi ve yasal devletin dışına alınanlar Kıbrıslı Türkler oluyor.

   Halbuki bu resmi ve yasal devletin kurulmasına ön ayak olan Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan ortak bir uzlaşmayla antlaşmalar yaparak bu işe girişmişlerdi.

   Sonrasında bu üç NATO üyesi devletin ne 21Aralık 1963’te ne de 15 Temmuz 1974’te ortak refleks ortaya koymak akıllarından geçti.

   Hatta Aralık 1963’ten sonra Kıbrıs BM Güvenlik Konseyi’ne taşındığında 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı o meşhur kararın çıkmasını da sağlayanın Birleşik Krallık BM Büyükelçisi olduğunun da altını çizmek lazım(1). Bugün bu sorunun uyuşmazlık olarak devamına yol açan 186 sayılı karar ile aslında sadece Rumlardan oluşan devletin anayasaya ve tüm uluslararası antlaşmalara bağlı olarak meşru ve yasal kabul edilmesinin altında BM Güvenlik Konseyi’nde daimî üye olan Birleşik Krallığın olduğunu da kesinlikle bilmek lazım… 

   Bu arada hem Aralık 1963’te hem de Temmuz 1974’te Türkiye yalnız hareket etmek zorunda bırakılmış ve bugünkü içinde bulunduğumuz şartlar 1974 yazının ardından şekillenmişti.

Şimdi sormak istiyorum…

   Kıbrıslı Türklerin 1931 isyanına cemaat olarak katılımı olmamışken cezayı ve bedeli sömürge idaresi küçük topluma da kesmişti.

   Bu haksızlık aslında Kıbrıs sorununa bakış açısını ortaya koyan son derece berrak bir durumdur. Yani haksızlık yapan ile haksızlığa uğrayanı ayırmaktan aciz Birleşik Krallığın adalet terazisi 1931 yılından beridir iki topluma eşit işlemiyor.

   Eşit işlemeyi bir tarafa bırakın ustalıklı biçimde Kıbrıslı Türklerin altını oyup köklerine de kibrit suyu döküyor.

   15 Temmuz 1974’teki Yunan darbesinde de Birleşik Krallık ürkek davranıp konuya taraflı yaklaşmıştır ve belki de sorunun bugünlere kadar sürmesinde rolü çok büyük olmuştur.

   Bu sorunun hâlâ bu şekilde devam etmesinin baş sorumlusunun Birleşik Krallık olduğu da apaçıktır.

Birleşik Krallığın günahları saymakla bitmez…

   Aynı şekilde Birleşik Krallığın AB sürecinde Kıbrıs Rumlarının desteklenip içeri alınmasında da özel rol oynadığını söylemek yanlış değildir.

   Özellikle Kıbrıs uyuşmazlığı devam eder ve ada bölünmüş iken bu sorunlu ülkenin AB içerisine alınmasında Yunanistan öne çıkarılıyor, ama bunun öyle olmadığını ve sorunun doğrudan destekçisinin Birleşik Krallık olduğunu sanırım Brexit ile birlikte daha kolay okuyabiliriz…

   Burada özellikle Birleşik Krallık hiçbir şey yapmadıysa garantör ve son sömürgeci olarak Kıbrıs’ın AB’ye üye olmasında sessiz kalmıştır.

   Bunun Birleşik Krallık tarafından AB’ye atılan bir kazık olduğunu birliğin büyükleri 25 yıl sonra inşallah anlamışlardır.

Neyse ne…

   Yalnız Kıbrıs AB’ye üye yapılırken Birleşik Krallığın genelde Kıbrıslı Türklere özelde Türkçe diline yaptığı büyük bir haksızlık daha vardır. Bildiğiniz gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki resmi dilinden biri Türkçedir.     

   Yunanistan’dan dolayı Helence AB’nin resmi dilidir zaten. Bu durumda ikinci ulusal dil olan Türkçenin olağan biçimde AB’nin resmi dilleri arasına alınması gerekirken AB’de görevli İngiliz diplomatlar bunu engellemiş, ustaca bir hinlik ve uyanıklıkla İngilizcenin resmi dil olduğunu söyleyip ana dilimize kapıları kapanmasına yol açmışlardır.

   Görüldüğü gibi 1931 olaylarından beri Birleşik Krallığın Kıbrıslı Türklere attığı kazıkların sonu yok. Ama ne hikmetse Birleşik Krallık konusunda doğru ve tutarlı bir çizgiyi de cemaat olarak hâlâ ortaya koymuş değiliz.    

   Kıbrıslı Rumlar İngiliz’in bu adaletinden pek ala memnun olabilir. Peki bize ne oluyor? Nasıl oluyor da bu kadar kazığı Kıbrıslı Türklere atan Birleşik Krallığın yeni Başbakanı hakkında “acaba izolasyonlardan Kuzey Kıbrıs’ı kurtaracak mı?” diye bir beklenti oluşabiliyor? İşin doğrusu Birleşik Krallık AB’ye dönük bazı hesapları oluştuğu takdirde belki Kıbrıslı Türkleri hatırlayabilir.

   Ancak peşinen söylemek lazım, bu çok zayıf bir ihtimal. İçine girilen Brexit süreci ilginç gelişmelere gebe olabilir, o yüzden bu konuyu tartışmaya yeni yılda da devam edelim.

   Söz konusu karara BM Güvenlik Konseyi beş daimi üye haricinde evet oyu veren diğer ülkeler de şunlardı: Bolivya, Brezilya, Fildişi Sahili, Fas, Norveç ve Çekoslovakya.