Dikkat ederseniz memlekette bir sorun çıktığında CTP adına yapılan açıklamaların görüş mesafesi genelde belirsiz ve partinin gerçek kimliğini ortaya koymaktan uzak oluyor. Bunun temel sebebi, CTP’nin siyasi elitlerinin bu açıklamaları sadece parti içi dengeleri hesap ederek yapmaları. Artık siyaset belli bir sınıfı, toplumsal kesimleri değil parti için dengeleri gözeterek yapılıyor çünkü.
Kıbrıs uyuşmazlığı gibi ulusal bir sorunla ilgili sınıfsal ve toplumsal ayrımcılıkların hemen tamamını bir kenara iten ve yerel düzeyde, coğrafya üzerinden ilerleyen bir siyasi çizgi ister istemez toplumsal kesimlerin içine düştüğü dezavantajları ve sosyo-ekonomik istismarı gündemine almayı zul saymaya başlıyor. Bu aslında Kıbrıs sosyal demokrasisiyle dünya solu arasındaki en önemli yol ayrımıdır. Dolayısıyla Kıbrıs uyuşmazlığını “temel çelişki” sayan bir solculuğun toplumsal kesimler arasındaki ayrımcılığı, sömürüyü dert edinmesi uzak bir ihtimaldir. Asıl kimliğini uyuşmazlık üzerinden alan bir solculuğun kısa vadede ırkçılık çamuruna saplanmaması için de bir sebep yoktur.
İlk zamanlar sadece Türkiye’den yapılan emek ihracını ve doğal olarak sömürü ilişkilerini, bu sömürü ilişkilerine uygun yapılandırılan nüfus ve vatandaşlık politikasını bir düşünün. Böylece hem siyasetin hizmet ettiği egemen sınıflara ucuz iş gücü sağlayan hem de siyasete oy kazandıran bir mekanizma çıkmıştı ortaya. 2000’li yıllardan itibaren toprak ve inşaat alanındaki spekülatif kazançlar yeni zenginler yaratırken, bu zenginlerin işkollarında çalışacak yeni ucuz işgücü ihtiyacını da doğurdu. İhtiyacın bir kısmı ülkeye eğitim amacıyla gelen insanlardan karşılandı, inşaat başta olmak üzere birçok sektörde tarifsiz ve ölçüsüz bir sömürü ağı kuruldu. En kötüsü de sosyal demokrat partilerimizin bu sömürü ilişkileriyle ilgili iki çift laf etmekten dahi kaçınmalarıydı. İşte UBP’ye benzemeye çabasının sonuçlarından biri…
Sömürü düzenini görmezden gel, Kıbrıs uyuşmazlığının kökeninde sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin yattığı gerçeğini bile söylemlerinde kullanma, teknik bir federalist söylemin şuhu içinde muhalefet yap ve bunun adı da sosyal demokrasi olsun. Ne ala memleket! Bu hale gelmelerinin en önemli sebebi, 1990’lı yıllarda kaybettikleri sosyal adalet kimliğini Kıbrıs uyuşmazlığıyla doldurmayı hedeflemeleriydi. Komşudaki komünistler de benzer durumda olduğundan bu hedeflerine çabuk ulaştılar.
Aslında Kıbrıs uyuşmazlığı denilen şey esas olarak global düzeydeki belli merkezlerin birçok manipülatif ve politik yönlendirmesiyle adada sahnelenen bir ortaoyunudur. Adanın iki tarafındaki solcular ise BM ile sınırlı müzakere üzerinden bir çözümü ahaliye rasyonel ve ulaşılabilir bir hedef olarak göstermeyi başarmıştır. Halbuki sol partilerden statükoya karşı sosyal adalet temelli alternatif çözüm planları geliştirmesi beklenirdi. Bunun yerine herkes kendi tarafındaki sermaye gruplarının gölgesinde ve egemen kesimlerin çıkarları üzerinden kurgulanan bir siyaset biçimini tercih etti.
Kıbrıs sorunu odaklı bir muhalefet stratejisi elbette birçok sosyo-ekonomik kesimle buluşmayı gerektirir. Ancak, işin temelinde toplumsal adaletsizliğin yattığını görüp uzun vadeli bir mücadele stratejisi geliştirmezseniz, rejim içinde bir görev değişimi kavgasından öteye geçemezsiniz. CTP’nin düştüğü durum budur ne yazık ki.
Hal böyle olunca UBP ile mücadelenin perspektifi sığlaşıyor, UBP’ye benzeme çabası her şeyin önüne geçiyor. CTP’nin giderek UBP’ye benzemesinden en çok egemen çevreler memnun haliyle. Öyle olmasa son zamanlarda “Ülkemiz için en doğru hükümet modeli UBP-CTP koalisyonudur” deyip durmazlardı. UBP-CTP benzeşmesinin bundan daha güzel bir kanıtı olamaz.