Havana’dan Karakol’a bir kıyas!

   Havana’da denize nazır bir kahve ve yanında Mohitomu yudumluyorum. Oturduğum yer azıcık yukarıdan denize bakıyor.

   Aşağıda bir liman. Bir zamanlar Ernesto Che Guevara, cebinde bakan kimliği ama sırtında çimento çuvalıyla işçilerle birlikte çalışmayı tercih etmiş orada.

   Kahveciye, “Her şey burada mı oldu? Buradan mı gözüktüler?” diye cevabını aslında bildiğim bir soru sordum.

   O da beklediğim gibi “Evet” dedi zaten. “Buradan geldiler.”

    Gelenler Amerikalılar. Meşhur Domuzlar Körfezi hikâyesi. Ama neden bilmem benim aklım aslında Kıbrıs’a, çocukluğuma gitmişti o an.

   Çünkü manzara aynı Mağusa’nın Karakol bölgesi gibiydi. Henüz sekiz yaşına bile girmemişken evden, okulun bahçesinden, lingiri oynadığımız alandan baktığımızda gördüğümüz manzaraya o kadar benziyordu ki!

   Ya da o an ben öyle hissettim. İşte o zamanın Karakol semtinde bir grup çocuk deniz kıyısına inip balık tutmaya çalışırken o küçük aklımızla bir yandan dünya siyaseti konuşurduk. “Amerikalılar gelir mi?” “İngilizler ne yapar?” “Ruslar kimden yana olur?”

1974 arifesinde çocukların ve toplumun ruh hali: Gukkuliya’nın Türküleri…

   Herkes bir şeyin gelmekte olduğunu hissediyordu, bekliyordu. 1974’ün arifesinde toplumun üzerinde öyle bir hava vardı demek ki, biz çocuklara bile sirayet etmişti.

   Biz çocukların bile bilebileceği çok somut bir gerçek aşikardı. Savaş çıktığında Yunanistan Rumları destekleyecek, Türkiye’de bizi. Ve biz emindik, Türkiye Yunanistan’ı çok rahat döverdi. Peki ama işte Amerikalılar, Ruslar ve İngilizler ne yapacaktı? Bizi mi vuracaklardı? Yoksa bizi koruyacaklar mıydı?

   Söylentiler artıyordu. Denizaltılar vardı açıklarda. Kime ait oldukları meçhul. Bazılarına göre Amerikan, bazılarına göre Rus…

   Deniz kıyısı boyunca bütün gün denizi gözler, sudan çıkmış bir periskop görmeye çalışırdık. Bunları yaparken aramızda hiç Rum arkadaşımız yoktu.

   İçine kapalı bir hayat yaşıyorduk. Mahallenin hemen arkası Rum askeri kampıydı. Silahlı nöbetçileri uzaktan seçmek mümkün olsa da hiçbirimiz yakından bir Rum görmemiştik.

   Benim gördüğüm tek Rum, ateşlendiğimde götürdükleri hastanede beni muayene eden doktordu. Babam tanırdı epey Rum.

   Çünkü limanda kendi gibi işçi olan Rumlarla çalışıyordu her gün. Rumca da konuşurdu. Annemse bilmezdi.

   Oysa babası olan dedemin neredeyse anadili Rumcaydı. Hiçbir yere konmayan kuş manasına Gukkuliya adıyla tanınırdı Karpaz’da. Sesi güzel, düğünlerde güzel türkü yakardı. Bir gecede üç dört düğüne birden gittiğinden takmışlardı o adı belki.

Nerde o Livatya’nın eski bayramları?

   Babam araba kiralar ve ailecek Livatya’ya dedeme ve neneme giderdik bayramlarda. Birinci gündem maddesi yolun durumuydu. Yağmur da yağdıysa şayet, arabanın toprak yollarda batıp batmayacağı konuşulurdu. Ve ikinci madde yolda karşımıza çıkabilecek Rum polisiydi.

   Biz çocuklar somut olarak Rum tehdidini bir tek bayramlarda hatırlardık. Rumca sadece televizyonda duyduğumuz bir dildi. Ama bize özel olarak bir düşmanlık aşılandığını da söyleyemem.

   Herkes soyut bir Rum tehlikesi hissederdi ama kimse bu konuda konuşmazdı. Babam limana bizzat o sırada çalışma bakanı olan Papadopullos’un torpiliyle girmişti. Çünkü ninem Papadopullos’un annesiyle ahbaptı ve babamın işe girmesi için yanına ninemi de alıp oğlunu ziyarete gitmişti.

Mağusa Limanı’nda gündüz amelelik gece Mücahitlik…

   Limanda çalışmak ağır işçilikti. Hele gemilerden çimento indirmek. Üç dört gün boyunca burnunuzdan çimento boşalırdı sabahları. Ama en fenası arpa. En başta çok ağır. Ama ondan öte tüyleri uçuşur, her yerinize yapışır. Günlerce kaşınırsınız.

   O ağır çalışma koşullarında bir başka mesaileri daha vardı. Mücahitlik. Nöbete giderlerdi. Bütün gün birlikte çalıştığın Rum işçi arkadaşın sana saldırır diye bir de nöbet tutuyordun.

   Ertesi gün işte gene berabersin. “Dün gece sen gelme diye nöbet tuttum!” denmiyordu tabii! Zaten onun hayatı da aynıydı.

   Gizli kapaklı bir hayat. Olağanüstü bir durum altındasın, ama hayat normal akışındaymış gibi işine gidip paranı kazanıyorsun.

   Sonra seferberlik halinin gerekleri… Pek insani bir hayat değil. Birbirlerini kandırıyorlar. İkisi de biliyor aslında ne olduğunu. İş ortamında kavga, tartışma yok. Adalılık mı acaba?

   Gündüz işçi, gece asker. Şizofrenik bir durum. Mesafeler, kimlikler ve saatler senin dışında tarif edilmiş.

   Denilmiş ki, “Sen ekmek parası için her sabah altı buçukta limana gideceksin. Dörde kadar işçilik yapacaksın.

   Akşam beş – altı sularında yemeğini yiyip dört saat de nöbet tutacaksın”.

   Acaba Balkanlar gibi etnik çatışmaların olduğu yerlerde de böyle mi yaşanmıştı. Bir yandan günlük hayat devam ediyor, diğer yandan omuzunda çok ağır başka bir yük. Aslında babamın birlikte çalıştığı kendi gibi işçi Rum’la bir derdi yoktu. O Rum’un da onunla olduğunu sanmam. Peki mesele neydi?

   Sürekli talim yapan, teyakkuz halinde yaşayan bir toplum. Bir şeyin gelmekte olduğu, bir savaşın yaşanacağı duygusu havada gözle görülür şekilde asılı. Ama en ağırı, ortama inanılmaz bir güvensizlik duygusu hakim.

   Gece birileri gelecek mi? Bu gizlenemez bir endişeydi. Karanlıktan korkuluyordu. Her yaştan üyesiyle tüm toplum. Karanlık herkesi huzursuz ediyordu.

   “Biz bir zamanlar kapılarımız açık yatardık” denildiğinde aklıma o zamanlar geliyor. Biz hiç öyle değildik.

   Hırsızlardan da çekinilirdi. Çalınabilecek neyimiz vardı acaba? Geceleri maskeli adamların dolaşırken görüldüğünden bahsedilirdi.

   Biz çocukların arasında adı “Killing” olan maskeli adamların bizi gözetlediği, camdan içeriyi süzdüğü herkesin bilinçaltında ortak bir korkuya dönüşmüştü. Kimdi o maskeliler? Gerçekten varlar mıydı? Bütün bunlar bu toplumun bilinçaltında, psikolojisinde çok derin izler bıraktı. Üstüne bir de o 1974 sonrasının tuhaf sarhoşluğu, ganimetçilik eklendi. Sonraki kuşaklara da bir şekilde aktarıldı.

Karakol’da getto zamanları…

   Karakol’da o kendi mikro evrenimizde getto hayatı yaşarken Rumlarla aramızdaki mesafenin bir benzerinin bazı bizim gibi Türklerle de aramızda olduğunu bilmiyorduk.

   Kapalı dünyamızda hayatın herkes için aynı olmayabileceğini; ev, mülk, refah farklılıkları olduğunu görmüyorduk.

   Bizim hayatımızda herkes birbirine benziyordu. Toprak sahibi olanlar da vardı ama toprak bugünkü gibi bir değişim değeri taşımıyordu.

   İnşaat yapmanın zor olduğu zamanlardı. Limanda babam gibiler saatlerce çimento indiriyorlardı ama inşaat malzemelerine sahip olmak Rumların kontrolü yüzünden mümkün değildi. Mevzi inşa edilebilirdi çünkü.

   Biz görmüyorduk, haberdar bile değildik ama babam gibiler bizim küçük hayatımızın dışında neler döndüğünün farkındaydı muhtemelen. Ama konuşmazlardı. Konuşamazlardı. Teşkilat örgütlenmesi içindeydiler ve ana unsur konuşmamaktı.

   Dilsiz bir toplumdu. Evde, kapalı kapı ardında bile konuşulmuyordu. Belli bir sınıf bilinçleri vardı belki. Ama iki tarafta da gizli teşkilatlar örgütlemişti her şeyi. Sınıfsal bilinç iş arkadaşınla seni kavga ettirmiyordu. Ama milli bilinç sınıf bilincini eziyordu. Beraber iş yaptığın adamla bir gün kavga edeceğini düşünüp hazırlık yapıyordun.

Dilsiz Cemaat haliyle kimlik kavgası…

   Ada’nın sahicilik ve samimiyet merkezi olduğu fikri, bir zamanlar yaşanmış eski güzel günler, bugün kurulan yakın ilişkiler hem Kıbrıslılar arasında hem de buraya gelip giden bazı Türkiyeli yazar, çizer, entelektüeller tarafından çok romantize edilse de aslında gizli teşkilatlanmaların kanlara soktuğu bir virüs bütün bu samimiyetler, sahicilikler cennetini ta en başından zehirlemişti.

   İkili bir hayat vardı. Herkes dansözdü. Kıvırıyordu. Oyuncuydu. Korku hayatımızdaki hiç değişmeyen sabit girdiydi. Dilsizdi insanlar. Sadece alçak sesle konuşuyorlardı, fısıltıyla.

   1970’te CTP kuruldu ama aday çıkarmasına bile izin verilmedi. Kendi içinde örgütsüzdü toplum. Bu çatışmalı ortamlarda hayat böyledir. Silah kimdeyse güç ondadır, o silahlar kendi toplumunu da susturur.

   Türkiyeli entelektüeller hiç yaşamadıkları bir şey olduğundan bu ruh halini, böyle bir hayatı, Kıbrıslıları, ve hatta dolayısıyla belki de Kürt meselesini de sağlıklı bir yerden anlamıyorlar diye düşünüyorum.

   Kimlik kavgasını silahla yaptığınızda o silahların gölgesi kendi kimliğinizdeki insan gruplarının da üzerine düşer.

   Domuzlar Körfezi bende bir çağrışım yapıp da zihnimden bunları geçirirken, o ruh halinin bizde halen sürdüğünü düşündüm. Arada çok şeyler yaşandı.

   En başta 1974. Ama o dilsizlik, muhteviyatı değişse de hakimiyetini sürdürdü. Üstelik aktarıldı ve açık, net, kendi gibi konuşmayan nesiller yetişti.

   Temkinlilik en büyük milli özelliğimiz oldu. Hem Güney’de hem Kuzey’de bugün daha direkt konuşan bir kuşağın ortaya çıktığını görmüyor da değilim.

   Her ne kadar olan bitenler hususunda bazı farkında olmadıkları, bazı bilgi eksiklikleri olsa da umut vericiler.

   Artık hepimizin kıvırmadan konuşup zihnimizdekileri açıkça ifade etmemizin zamanı geldi de geçmedi mi?

   Yoksa o bir zamanların maskeli adamları sokağımızdan geçmeseler de halen beynimizde yaşamaya devam mı edecekler?