Masum çocukluk yarası!…
Bir Ağustos ayı daha sıcağını da yanına alıp çekip gitti hayatımızdan. Geçen gün ömürdendir, demişler.
Hayatım boyunca gördüğüm Ağustos sayısı 50’yi aştı artık. İhtimal gayet düşük ama insan “Bir bu kadar daha görür müyüm?” diye sormadan edemiyor gene de. Ve işte şimdi Ağustostan farkını en azından geceleri hafiften serinliğiyle inceden hissettiren Eylül ayı bir kez daha geldi.
Bundan yıllar önce, hayatımın henüz sekizinci Eylülü’nde, kapısının kırık camından kolumu sokarak bir evin kilidini açmaya çalışmıştım. Çünkü “İçeride oyuncaklar var” demişti mahalleden bazı çocuklar. Hatta bir umut vardı içimde, belki bir bisiklet bile beni bekliyor olabilirdi. Ne oyuncak, ne de bir bisiklet. Okumayı bilmediğim bir dilde yazılmış kitaplardan başka bir şey yoktu içeride. Şansızdım. Üstüne üstlük bir de kapının kırık camı ince çocuk kolumu bir güzel kesivermişti.
Çok değil, daha bir buçuk ay öncesine dek o evde yaşayanlar vardı. Tüm eşyalarını geride bırakıp gitmişlerdi. Ama ben kapıdan girdiğimde eşyalar da yerinde değildi. Çünkü hemen arkalarından başka birileri gelip o eşyaları alıp götürmüştü. Geriye bir tek kitaplar kalmıştı.
Evin altındaki Sığınak…
O eve girişimin iki ay kadar öncesinde, Temmuz ayının tam ortasında, bir sabah kapı önüne çıkmış sokakta oynarken aniden büyük bir telaş patlamıştı. Halamın “Savaş çıktı” diye bağırarak bize koştuğunu hatırlarım.
Herkes bizim evin altında toplandı. Biz çocukların o ana dek haberi yoktu ama meğer bizim evin altında, geniş bir sığınak temiz bir şekilde hazırmış ve bir gün savaş çıktığında saklanalım diye bizi beklermiş. 100 metrekare kadar bir yer. Bizimkiyle birlikte yandaki diğer iki sokakta yaşayan herkes oradaydı. Kaç saat kaldık? Belki 10, belki 12… Sonra, “Herkes Mağusa Surlar içine girecek” dendi. Bizim mahalle, yani Karakol, artık düştü düşecekti çünkü.
Annemin elini tutmuş yürüyordum. Annem diğer koluyla kız kardeşimi kavrayıp kucağına almış. Az ötede silahlı Rum birliği bizim telaşlı ama sessiz ve tempolu yürüyüşümüzü izliyorlar. Ben bile farkındayım bizi gördüklerinin. “Bizi vuracaklar” diyorum anneme. Kolumdan çekiştirip “Sus, yürümeye devam et” diyor bana. Yürürken gözüm arkada hâlâ. Oradalar. Bize bakıyorlar. Ve ateş etmiyorlar. Neden?
Bu soru tüm çocukluğumda aklımda kaldı. İlk zamanlardaki kadar sık olmasa da artık yetişkin bir insan olduğumda bile ara ara zihnimde beliriverdi bazen. Ve bir gün o sorunun cevabını aldım. O sırada tam 30 yıl geçmişti aradan ve ben 38 yaşındaydım. Şimdi uzun hikâye, işin o kısmı başka zamana kalsın.
Surlar içindeki Mazgallarda geçen beşinci gün Türkiye Ada’ya çıktı dediler. Ama bizim oraya kadar gelmeleri neredeyse bir ayı bulacaktı. Bir ay. Mazgallardayken sanki bir koca yıl gibiydi. Kadınlar ve çocuklar, birlikte bekliyorduk. Üç öğün yediğimiz mercimekti. Erkekler yukarıda, mevzide. Babam da. İşler kötüye gidiyor gibiydi sanırım. Çünkü 15 – 16 yaşlarında olanları da yukarıya çıkardılar bir süre sonra.
Piyadelerden tak sesi…
Uzun bir sessizlik oluyordu arada. Sessizliği dinliyordum. Sonra tek bir “tak” sesi. Piyade tüfeği. Bizimkiler. Hemen akabinde karşıdan bir yaylım ateşi.
“Tak, tak, tak, tak…” Ağır makineliler… Uzaktan ateşlenen bir top… Güm diye düşen bir bomba… En büyük korkum mazgalın havalandırma deliğini tutturmaları ve bombanın içeriye düşmesiydi. Ve korkum gerçek oldu. Sanırım içeriye düşmedi de hemen dibinde patladı. Deliğe yakın olanlardan yaralananlar vardı.
“Ateşkes oldu” deniyordu arada, yukarıya çıkıyorduk. Sonra taraflardan biri bozuveriyordu sessizliği, gerisin geriye tekrar aşağıya. Halamın kızını görmüştüm bir ara. Açıkta yatan bir yaralıya doğru gidiyordu. Hemşireydi. Birden yığılıp kaldı olduğu yere. Uzaklardan bir keskin nişancı acımadan başından vurmuştu.
Bana sorarsanız Kıbrıs’ta benim hatırladığım en soğuk Ağustos’tu. Çünkü savaş soğuk bir şey. Belki kanınız çekiliyordur da ondan bu kadar soğuk geliyordur. Çocuk ya da yetişkin, hangi yaşta olursanız olun sanırım o an hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Savaş, daha olayların içindeyken bile beyninizin “ben bunu ileride hatırlamak istemeyeceğim” diyerek bellekten hemen silmek istediği bir hadise. O yüzden sanki yaşayan kimse tamamıyla hatırlamıyor gibi geliyor bana. Benim gibi..
Çocuk gözünden Türk olmak…
Ve o çocuk yaşta bile yaşananın bir Türk – Rum savaşı olduğu fikri saçma geliyordu bana. Savaş zaten başlı başına saçmaydı o ayrı. Fakat, neden ben Türk’tüm? Neden karşı taraftakiler Rum’du? Neden ben şu an o tarafta değil de bu mazgalın içindeydim? Neden bugün Palm Beach otelin yanında halen tek bir tarafı soyulmuş muz gibi ayakta duran o otelin üzerinde duran ve bize doğru atış yapan adam burada değil de oradaydı? Onun çocukları var mıydı? Onlar neredeydi? Bir insanın Rum ya da Türk olduğu gerekçesiyle öldürülebileceğini çocuk kafamla düşününce aklım bir türlü almıyordu.
Sonunda Türkiye ordusu Mağusa’ya girdi ve savaş bitti. O bir aylık muhasara günleri ve ondan öte yıllarca süren getto hayatı da sona ermişti. Şaşkın gözlerle dolaşıyordu insanlar. Tuhaf bir sarhoşluk hali vardı. Bitmişti işte her şey. Evimize gittik. Yerinde yoktu. Babamın savaştan bir iki ay önce satın aldığı televizyon da paramparçaydı.
Babam aylarca o televizyonun taksitlerini ödemeye devam etti. Borç borçtu çünkü. O sırada gemiler dolusu televizyon Mağusa’dan Türkiye’ye doğru yola çıkıyordu. Aynı zamanda etrafta da birilerinin evinde aniden birden fazla televizyon olmuştu.
“Biz ganimetçiyiz”!
Kısa sürede işin rengi ortaya çıktı. Birileri zenginleşiyordu. Herhangi bir evden ufak tefek bir iki parça bir şey alanlar arada yakalanıyordu.
Bir gün amcamın karpuz sergisinde karpuz satarken gördüğüm bir manzara o günlerden aklıma en çok kazınan an oldu.
Askerler üç beş adamı önlerine katmış götürüyorlardı. Ve adamları ibret-i alem olsun diye ortalık yerde bağırtıyorlardı: “Biz ganimetçiyiz!” O sırada Maraş’tan ağzına kadar yüklü kamyonlar çıkmaya devam ediyordu. Bütün bunların ortasında karpuz satan bir çocuk bile belirli kesimlerin 1974’ten sonra aniden zenginleşerek yeni bir sınıf olarak ortaya çıktığını görebiliyordu.
Herkeste bir ticarete atılma sevdası başlamıştı. Herkes Türkiye’den bir bayilik alıp dükkan açmaya çalışıyordu. Komprador bir ticaret burjuvazisi bir anda serpildi sanki. Getto hayatından kapitalizme geçiş çok hızlıydı. Babam gibilerin hayatındaysa çok bir şey değişmedi. Limanda çalışmaya devam ettiler. Rum mesai arkadaşları artık yoktu. Nöbet tutmak yoktu. Mücahitlik bitmişti. Onun dışında her şey aynıydı. ‘Ganimet’ten bir pay da almadılar. Onları cesaretlendirip “hadi siz de katılın olan bitene bir ucundan” diyen olmadığı için mi? Ahlaki bir tercih miydi? Onlara bir şey düşmemesinin sebebi sınıfsal ve toplumsal statüleri miydi? Niye bilmem, tam emin değilim niye öyle olduğu konusunda, ama birileri sonuçta geri durdu bu ganimet koşusunda. Belki içgüdüsel olarak geri durmaları gerektiğini biliyorlardı.
İtiraf edeyim ben kişisel olarak ganimet elde ettim. O Eylül ayında girdiğim o evde bulduğum kitaplardan bazılarını alıp eve geldim. Amacım bisiklete sahip olmaktı ama olmadı. Gerçi bisiklet bulup da getirseydim babamdan büyük bir azar yiyeceğim, bisikletin bana yâr olmayacağı kesindi. Annem kesik kolumu görüp sıkıştırınca anlattım ona ne yaptığımı. “Ya bomba kalmış olsa, patlasa!” diye payladı beni.
Ve şimdi kolumda benim dışında bakanın fark edemeyeceği bir iz var. Ganimetçiliğimin izi. O küçücük izlerden hepimizde var ve masum birer çocukluk yarası olarak kaldılar. Ama birilerinin kolundaki başındaki kesikler o kadar derin ki, belki de o yüzden bu toplumun iki yakası halen bir araya gelmiyor.