Kıbrıs eşekleri sentebaş hayvanlardır. O yüzden olası bir çözümde kurulacak yeni Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bayrağında bir Kıbrıs eşeği olsun. Hatta, bu devletin milli marşına bir anırma sesi de eklenebilir. Özgürlüğün sesi olarak görülebilir.
Arif Hasan Tahsin önermişti!
Şimdi bu girişi okuyanların çoğu iyiden iyiye acayipleştiğimi düşünebilirler. Endişeye mahal yok, aklım yerinde. Ayrıca şunu da belirteyim; çizilecek yeni bir Kıbrıs bayrağına bir Kıbrıs eşeğinin kafasını yerleştirme fikri bana ait değil. Belki hatırlayanlar vardır, rahmetli Arif Hasan Tahsin, o Annan Planı fırtınasının yaşandığı günlerde yapmıştı bu öneriyi. Arif Hoca nüktedan bir insandı elbette ama, bu teklifi yapmayı da nereden akıl etmişti? Unutuldu gitti muhakkak, Annan Planı’nın hem Türkiye’de hem de bizim burada sabah akşam tartışıldığı günlerde Doğu Perinçek’e sinirlenerek böyle bir şey demişti kendisi. Çünkü Perinçek, Denktaş beyin o herkesçe bilinen meşhur lafını tekrarlamıştı da o yüzden. Hani, “Kıbrıslı diye bir millet yoktur, tek Kıbrıslı bu adadaki eşeklerdir” şeklindeki söz.
Aslında bu sözün telifinin Denktaş’a değil de Makarios’a ait olduğunu ve ilk kez 1960 Anlaşmalarının ardından kendisinin sarf ettiğini iddia edenler de var bu arada. Şimdi solcu arkadaşları biraz irkiltmek pahasına şahsi fikrimi belirteyim: İster Makarios ister Denktaş ilk kez bu lafı akıl etmiş olsun, aslında içinde hakikat barındıran bir cümle bu. Hemen tepki vermeyin. Benim demek istediğim şu: Normalden cüsseli yapıları, o gülen suratları ve eşeklere özgü güzel gözleriyle Kıbrıs eşekleri hakikaten de sizden, benden dolayısıyla ister Türk ister Rum olsun bu ada üzerinde yaşayan herkesten daha Kıbrıslıdır. Orası su götürmez bir hakikat. Kıbrıs’taki yabani yaşam üzerine yapılan araştırmalara göre hür eşekler asırlardır Karpaz’da yaşıyorlar.
Eşeklerin mazisi…
Bu konuda yapılan araştırmaların ilki de 1878’e dayanıyor. Yani İngiliz’in adaya egemenlik kurmasıyla eşekler ilgi konusu olmaya başlıyor. “Hür eşek” kavramının 1974 sonrası ortaya çıktığını iddia edenler var. Göç eden Rumlar yanlarında götürmeyip sahip oldukları eşekleri doğaya salmışlar da bu şimdikiler onların torunlarıymış, diyenler mevcut. Fakat 1800’lerin sonunda kaleme alınmış bu bahsettiğim kaynaklara bakılırsa o zamanlar bile başıboş dolaşan bir eşek popülasyonu bu adada varlığını sürdürmekteymiş. O zaman da bu zamanda da sayıları konusunda çeşitli spekülasyonlar ve rivayetler yok değil. Biraz KKTC’deki nüfus meselesi gibi. Biz kaç kişi olduğumuzu biliyor muyuz ki eşeklerin sayısı konusunda güvenilir bir rakam olsun? KKTC nüfusu da sorulduğunda “275 bin ile 750 bin arasında” denildiği gibi; eşeklerin sayısı hakkında da eli yüksek tutup, bir vakitler Dipkarpaz belediye başkanının iddia ettiği gibi 3 bin 500 diyenler de var, kulağa daha gerçekçi gelecek bir şekilde 300 – 400 arasında olduğunu söyleyenler de… Ama her durumda şunu belirtebiliriz. Pek de az sayılmazlar. Gayet kalabalıklar.
Malum, bitmek bilmez müzakerelerde nüfus meselesi her daim ele alınıyor ama bizim eşekler henüz AB müktesebatında görülmüyorlar. Bundan ötürü de yaban yaşam içerisinde pek kaale alınmıyorlar. Kökleri asırlara dayanan bu kültürel varlığımızın müzakere konusu edilmemesi tuhaf duruyor. Otu, dağı, çayırı, çakılı, ağacı her türlü varlığın hesabı yapılıyor da bir bizim “Hür Eşekler” dikkate alınmıyor. Eski devirlerdeki gibi para etmediklerinden olsa gerek. Ne demişler? Kapitalist dünyada insanlar bir ağacın gölgesini satamayacaklarını düşünürlerse şayet, o ağacı keserlermiş. O yüzden bizim eşeklere ne diye dönüp baksınlar?
1940’lı yıllarda “eşek ihracı” önemli bir kalemdi!
Oysa 40’lı, 50’li yılların gazetelerine baktığınızda şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. O yılların gazetelerinde tuhaf bir adet varmış. Kıbrıs limanlarından kalkan gemilere hangi maldan ne kadar yüklendiği günü gününe kısa haber yapılırmış. Ve neredeyse iki günde bir gemilere yüklenerek, haberlerdeki dille söylersek “ihraç edilen” eşeklerin bilgisi mevcut. Üstelik her defasında 250 – 350 gibi sayılar verilmiş. Yıllar boyunca Afrikalı köleler gibi gemi ambarlarına tıkılarak deniz aşırı ülkelere çalıştırılmaya gönderilen eşeklerin sayısını tahmin etmeye çalışmak dehşete düşürüyor insanı. “Afrikalı köle” tanımı da boş yere bir benzetme sayılmaz. Çünkü bilimsel bulgulara göre dünyanın diğer bölgelerindeki eşeklere göre daha iri ve dayanıklı olma talihsizliğine sahip bu eşeklerin kökeni de binlerce yıl öncesinden Afrika’ya dayanıyormuş.
Günümüzde Karpaz’dan insan nüfusu ayrıldıkça Hür Eşekler ürüyor ve çoğalıyorlar. Boşaltılan yerleşim yerleri ıssızlıktan onlar sayesinde korunuyor. Ama tabii ortaya da o bildik sorun çıkıyor: Eşekler insanlardan ayrılmak istemiyorlar. Beslenmek için insanın olduğu yerlere doğru geliyorlar. Böyle giderse, yakında Galatya’ya ardından da İskele’ye dayanacaklar. İnsanoğlu nankördür, bunca yıl sırtından para kazandıkları eşeklere her tür zulmü reva görmelerine şaşırmamak gerek. Farklı milletten diye başkasına hayat hakkı tanımayan, eşeklere hiç acımaz elbette.
Hür Eşekler’in kıymetini bilmiyoruz!
Aslında “Hür Eşekler” Kıbrıs’ta çok tartışılıp haklarında pek çok kez idam fermanı da çıkarıldı. Buna rağmen çevreci kahramanlar sayesinde bu eşeklerimiz ortadan kaldırılamadı neyse ki. Ancak hür eşeklere halen bir çare üretilemedi. Karpaz’da Türk, Rum ya da Türkiye kökenli olduğu fark etmez, eşeklere karşı bütün insanlar birleştiler.
Eşeklere “hür” deyip konuyu kestirip atmak kolay. Romantizm dolu yazılar yazmak da… Aslında bu hayvanların bulundukları yöreye kişilik kattıklarını kabullenip bu soruna acil çareler üretmek gerek. Türklerle Rumlar nasıl olacak da barış içinde bir arada yaşayacaklar diye tartışıyoruz, ama esas şunu sormak gerek: Biz insanlar nasıl becereceğiz de kuşla, böcekle, fokla, kaplumbağayla ve eşekle bir arada yaşayacağız?
Bugün Apostol Andreas Manastırı’na bir pazar günü ziyarete giderseniz Kıbrıslı Rumların kafileler halinde bu bölgeyi ziyaret ettiklerini göreceksiniz. Ve bir de çoğunluğunu Türkiye kökenli yurttaşların açtığı turistik eşya tezgahlarını. Oysa Karpaz’ın ileride hepimizin gidip göreceği bir yer olmasını istiyorsak orayı organik tarım ve eko-turizm üssü modeli olarak yeniden tasarlamalıyız.
Elbette turizm derken de kumar otellerini kast etmediğimi anlıyorsunuz sanırım. O doğaya ve tarihi-kültürel varlıklara uyumlu, insanı kendisine çekecek tüm dinamikleriyle bir turizm konsepti. O bölgenin olduğu gibi korunmasını sağlayacak bir politikayla ve hür eşekleri de göz ardı etmeyen bir perspektifle… Lakin gelin görün ki, o tezgahlarda bırakın Karpaz’ı, numune olsun diye Kıbrıs’ta üretilmiş herhangi bir şey göremezsiniz. İşin ilginç tarafı, tek bir havucun en pahalıya satıldığı yer Karpaz olabilir. Bir adet havuç iki Euro’dan alıcı buluyor. Fiyat etiketine de şöyle yazıyorlar: “Donkey Food.” Eşeklerle selfie çektirmek isteyenler karşılığını bu hayvanlara böyle ödüyorlar. Bu hayvanların sayesinde sadece havuçtan bu kadar para kazanılabiliyor demek ki!
Kıbrıs’ı eşekler kurtaracak…
Arif Hoca’nın önerisine geri dönersek… Bence bayrak hakkındaki teklifi pek de akıldışı sayılmaz. Hiç olmadı, Dipkarpaz Milli Park’ı için böyle sembolik bir bayrak yapılabilir. Her şeyi paraya tahvil edenleri ikna etmek için şunu da söyleyelim, inanın ki öyle bir bayrağın hediyelik eşya kabilinden yapılacak satışından bile epey para kazanırsınız. 1960’taki bayrakta zeytin dalı vardı, barış getirmeyi başaramadı. Belli mi olur, bakarsınız Kıbrıs’a barışı Hür Eşekler getirir bu kez. Yaşadığı toprak parçası üzerinde, üstelik o toprak parçasına kendisinden çok daha önce yerleşmiş bir başka canlıya böylesine dostluk eli uzatabilen, bir başka canlıya böylesine saygı duyabilecek akla ve ahlaka ulaşmış insanlar, artık ne diye birbirlerine düşmanlık yapsınlar ki? Kıbrıs’ı eşekler kurtaracaktır ve bir hayvanı sevmekle başlayacaktır her şey belki!