Doyumsuzluk açmazı…


   Bir laf vardır; “İnsanı bir hırsı bir de kibiri idare eder” derler. Meğer ne doğru bir sözmüş. Ama o söz eksik kalmış, dahası da var. Sadece idare etmez, sonunda rezil de eder. Bu hırs denilen duygunun sebebini bulmak, tarifini yapmak da öyle kolay değil.
   Bunları nereden mi aklıma getirdim. Haberlere göz atarken… Tecrübeli ve kallavi iş insanları bir anda kodesi boyluyor. Kolayca yapılan ilk izah hep aynı şekilde: Para hırsı. Hırs denince sanki biraz normalleşiyor her şey, oysa düpedüz “açgözlülük” onun adı.  

“Kıbrıs munis insanlar cennetidir!”
   Mevlâna hırs ve kibir meselesi için çok güzel bir benzetme yapmış zamanında: “Bir insanda kendini yüksek görme, hırs ve şehvet” diyor “konuşurken soğan gibi kokar”. Kim demişti unuttum; “Kıbrıs munis insanlar cennetidir” diye bir söz vardır, onu boşuna mı demişler acaba?  Oysa bu topraklarda munislik insanımıza adeta bir “Akdenizli” ve adalı olma vasfı olarak gönderilmiş ve insanlarda üzerlerinde bunu başarıyla, göze çarpmayan şık bir madalya gibi taşımasını da bilmişlerdir.
   Lakin etrafımızda bu iki “kanser” türüyle yaşayan insanlar her geçen gün artıyor. Bunlara Allah akıl ve izan versin. “Napalım bunlar da zaaflarına yenilmişler” deyip geçmemek gerekiyor. Gözümüzü bu güzelim Akdeniz adasına açmış olanlar biliyor ki; bu hırslı ve kibirli “mahluklar” hem utanmaz hem de korkmaz oluyorlar. Bu konuda da güzel bir laf vardır: “Kork korkmazdan, utan utanmazdan” derler.

Girne’nin tarihi kent dokusunu kimler yıktı?
   Para, mal, han, hamam, arazi, toprak gibi konulardaki hırslı insanların hastalığı üç aşağı beş yukarı bellidir. Hastalık belli ama tedavisi nerdeyse yok ve alanın uzmanları bunu müzmin sınıfına koyar. Adamız küçük olmasına küçük de hırslı ve kibirli insanlarımızın sorunu adanın hacminin çok ötesinde. Tüm adayı tapulu malları yapsan doymazlar. Gözlerini ufka çevirirler, etrafımızdaki denizi aşıp başka ülkelere de el atmaları gerekir. Açlıklarını ancak öyle giderebilirler belki.
   Ne demek istediğimi anlamak için şöyle bir Girne’ye uzanıp etrafınıza bakın yeter. Girne gibi tarihi bir kentin dokusunu allak bullak edebilecek ve bozabilecek tek şey ancak o aç gözlü ve estetik yoksunu müteahhitler olabilirdi. Öyle de oldu. İşlerini layıkıyla yerine getirdiler. Sanki dünyaya çirkinlik yayarak zengin olmak için gelmişler, şu yeryüzünde nefes alıp vermelerinin başka bir amacı yokmuş gibiler. Elbette bu aşırı hırsın arkasında kamunun ve doğal olarak siyasetçilerin sorumluluğu azımsanmayacak düzeydedir.  

Dağı taşı adeta kemirenlerin iştahı…
   Yaptıkları dairelerin ezici çoğunluğu bir nevi kâğıt kaplama evler. Sanki daire değil kamıştan yapılmış kovuklar gibiler. Bir de büyük bir iş becermişler gibi soyadlarını yaptıkları binaların tepesine koyarak gururla sergiliyorlar. Ruh hallerini değerlendirmek için bilimsel kelimelere ihtiyacımız yok, durumları tam anlamıyla fecaat.
   Ömürlerini para peşinde manasızca tüketip gittiler deyip de geçemeyeceğiz arkalarından. Bir gün bu dünyadan göçecekler ama bu büyük eserleri yaşamaya devam edecek maalesef. Allah göstermesin bir deprem olana kadar! Sayelerinde Girne ve etrafı bugün tam anlamıyla mefta olmuştur. Bugün çıkıp “Girne’yi yok etmeyelim” diyenleri acı bir tebessümle dinliyorum.  Olan oldu çünkü, zaten yok edilmiş edileceği kadar. Tarihten süzülüp gelen doğal bir köşesi kalmadı gibi bir şey, kalan da çok yakında birer birer bu kümedeki insanlar tarafından kısa sürede beleni verir. Hiç şüphem yok.
   Dağı taşı kazanlar oynadıkları bu büyük kumarın maliyetini hesaplayamıyor. Yolları eksik malzemeyle asfaltlayanlar o eksiğin insan canıyla giderileceğini hesaplamıyor. Öyle bir derdi bile yok. Bunları yapanların dini imanı hırs ve kibir tanrısından müteşekkildir.

Kıyamet alameti çok ama…
   Hırs ve kibir tanrısı sadece bu acımasız müteahhitleri mi kendine kul köle etmiş? Bizim akademi dünyasında da epey kıyamet alameti var.  Biliyorum akademisyenlere düşman kesilen üniversitenin kapısından girmemiş bazı münevverler var. Onların payını da bilahare veririz. Lakin akademisyenlerde de son dönemlerde örnekleri bollaşan bir kibirlenme durumu gözümüzden kaçmıyor değil. Aslında kibirlenecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Akademi kendi sınavında yolda kalmış bir vaziyet içindedir. Bir şeylere kızılacaksa, yapılamayanlara öfke duyulacaksa önce aynayı karşımıza almak gerek. Bu alıklığın belki sebebini öyle bulabiliriz. Ama aynadan çok uzaklaşmadan aydınlanalım lütfen. Aynadan uzaklaştıkça gözümüz etrafta bize tutulan, bulması hiç sorun olmayan dev aynalarına kayıveriyor. Yarım yamalak yazılmış, okunmayan eserlerle dolu akademinin kitap rafları.  Durum hiç parlak değil. Hırs ve kibir denizine tek hedefi daha çok kâr ve para olarak atlayıp boğulan iş dünyasının insanları gibi akademik dünyada da içi boş ve ilkesiz hırslarıyla üretim yapanların ne kendilerine ne de topluma faydası var.
   Bunlardan kurtulmak lazım da nasıl olacak? Bu işi layıkıyla çözmüş toplumların yaptığını yaparak yapmadığını da yapmayarak elbette! Sanırım bünyeden kaynaklanan ve son derece doğal kabul edilen bu arızalarımızla yaşamaya biz çoktan alıştık. Bundan kurtulmak için önce kafayı sonra da konumu değiştirmek lazım.
   Eğer hâlâ kendimize saygımız kalmışsa…